Basından Ekonomi Makaleleri ANALİZ RAPORU
Küresel ekonominin pandemi sonrası toparlanma sürecinde olması ve halihazırdaki yüksek faiz ortamı, yeni bir enerji şokunu daha tehlikeli hale getiriyor. Petrol fiyatlarındaki kalıcı artışın enflasyonu körüklemesi, merkez bankalarının beklenen faiz indirim planlarını ertelemesine ve “yüksek faiz daha uzun süre” politikasına geri dönülmesine neden olabilir. Bu durum, ekonomik büyümenin yavaşladığı bir dönemde stagflasyon riskini de beraberinde getirerek piyasalardaki belirsizliği en üst seviyeye taşıyor.
Türkiye gibi enerji ithalatçısı ülkeler için tablo çok daha hassas bir dengeye dayanıyor; akaryakıt zamları doğrudan cari açık, döviz talebi ve gıda enflasyonu üzerinde baskı oluşturuyor. 21. yüzyılın savaş paradigması artık sadece toprak kazanımı değil; veri merkezleri, çip üretimi, yapay zeka altyapısı ve tedarik zincirlerinin kontrolü üzerinden yürütülen dijital ve ekonomik bir mücadele olarak okunmalıdır. Küçük bir çatışma, dünyanın öbür ucundaki bir market rafında fiyatların değişmesine neden olan dev bir domino etkisi yaratabiliyor.
Savaş artık market rafında başlıyor.

Savaş artık market rafında başlıyor
Sabah işe giderken uğradığınız benzin istasyonunda tabelanın yine değiştiğini düşünün. Markete giriyorsunuz; peynir biraz daha pahalı, ekmek biraz daha küçük, uçak biletleri ise neredeyse iki katına çıkmış. Kimse televizyon başında savaş haritalarına bakmasa bile ekonomik savaş çoktan gündelik hayatın içine sızmış oluyor.
ABD ile İran arasındaki gerilim uzadıkça dünya ekonomisinin hissettiği ilk şey genellikle bombaların sesi değil, enerji fiyatlarının baskısı oluyor.
Modern dünyada savaş artık “sadece” cephede yaşanmıyor. Tanklar ilerlemeden önce petrol yükseliyor, navlun fiyatları artıyor, sigorta maliyetleri sıçrıyor ve merkez bankalarının hesapları bozuluyor. Bu hikâyenin merkezinde ise Hürmüz Boğazı var.
Dünyada deniz yoluyla taşınan petrolün yaklaşık yüzde 20’si bu dar su yolundan geçiyor. Başka bir ifadeyle küresel ekonominin damarlarından biri burada atıyor. Hürmüz’de yaşanan her gerilim, dünyanın geri kalanında enerji fiyatlarına doğrudan yansıyor.
Bugün petrol fiyatları yalnızca enerji şirketlerini ilgilendirmiyor. Çünkü petrol artık ulaşımın, üretimin, lojistiğin, gıdanın ve hatta enflasyonun kendisi haline gelmiş durumda.
Petrol yükseldiğinde yalnızca benzine zam gelmiyor:
Kamyon maliyetleri artıyor.
Tarım girdileri pahalanıyor.
Uçak biletleri yükseliyor.
Kargo ücretleri şişiyor.
Şirketlerin üretim maliyetleri büyüyor.
Bu zincirleme etki sonunda market rafına kadar ulaşıyor.
1973 petrol krizinde dünya ekonomisinin nasıl stagflasyona sürüklendiği hâlâ ekonomi kitaplarında anlatılıyor. Petrol şoku yalnızca enerji maliyeti yaratmamış, aynı zamanda büyümeyi yavaşlatırken enflasyonu yukarı taşımıştı. 1990 Körfez Savaşı’nda benzer bir enerji paniği yaşandı. Daha yakın dönemde Rusya-Ukrayna savaşı ise Avrupa’ya enerji bağımlılığının ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi.
ABD-İran hattında uzayacak yeni bir savaş da benzer bir zincir reaksiyonu yaratabilir. Üstelik bu kez dünya ekonomisi zaten kırılgan.
Pandemi sonrası bozulan tedarik zincirleri tam toparlanamamışken, yüksek faiz dönemi küresel ekonomiyi yavaşlatmış durumda. Böyle bir ortamda kalıcı enerji şoku merkez bankalarının işini daha da zorlaştırabilir. Belki de en kritik nokta burada.
Çünkü piyasalar uzun süredir faiz indirimlerini konuşuyordu. Ancak petrol fiyatlarının kalıcı biçimde yüksek seyretmesi, enflasyonu yeniden yukarı itebilir. Bu durumda Fed başta olmak üzere merkez bankaları “yüksek faiz daha uzun süre” politikasına geri dönmek zorunda kalabilir. Yani savaş bitse bile ekonomik etkileri bitmeyebilir.
Enerji fiyatları bazen barıştan sonra bile uzun süre yüksek kalır. Çünkü piyasalar yalnızca bugünü değil, gelecekteki riskleri de fiyatlar.
Türkiye açısından bakıldığında tablo daha hassas.
Türkiye enerji ithalatçısı bir ülke. Petrol fiyatlarındaki her sert yükseliş doğrudan cari açığa, döviz talebine ve enflasyona baskı yaratıyor. Akaryakıt zamları yalnızca sürücüyü değil, tüm ekonomiyi etkiliyor. Çünkü Türkiye’de taşımacılığın büyük bölümü karayolu üzerinden yapılıyor.
Mazot pahalanınca lojistik maliyetleri yükseliyor.
Lojistik yükselince gıda pahalanıyor.
Gıda pahalanınca enflasyon hızlanıyor.
Enflasyon hızlanınca faiz baskısı artıyor.
Bu zincir reaksiyonu Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde çok daha sert hissediliyor.
Bir diğer risk ise kur tarafında oluşuyor. Yüksek enerji faturası daha fazla döviz ihtiyacı anlamına geliyor. Bu da Türk lirası üzerindeki baskıyı artırabiliyor. Aynı anda CDS priminin yükselmesi, yani Türkiye’nin risk algısının bozulması halinde dış finansman maliyetleri de artabiliyor.
Borsa İstanbul’da ise sektörler ayrışabilir. Savunma sanayi şirketleri ve enerji hisseleri pozitif etkilenirken; havacılık, ulaştırma ve yüksek enerji maliyetine duyarlı sektörlerde baskı görülebilir.
Turizm tarafında da psikoloji çok önemli. Türkiye savaşın tarafı olmasa bile bölgesel risk algısının artması turist davranışlarını etkileyebilir. Özellikle Avrupalı turistlerin “yakın coğrafya riski” algısıyla hareket ettiği dönemleri geçmişte gördük.
Savaş dönemlerinde ekonomi yalnızca rakamlardan ibaret olmuyor. İnsan psikolojisi de devreye giriyor.
Davranışsal ekonomide belirsizlik dönemlerinde tüketicilerin harcamaları erteleme eğilimi gösterdiği biliniyor. İnsanlar daha fazla nakitte kalmak istiyor, büyük harcamaları öteliyor, şirketler yatırım planlarını donduruyor.
Çünkü belirsizlik ekonominin en pahalı duygusu.
Şirketler önünü göremediğinde fabrika yatırımı yapmıyor. Tüketici geleceğinden emin olmadığında harcamıyor. Piyasalar da bu boşluğu korkuyla dolduruyor.
Bu nedenle savaş dönemlerinde bazen ekonomik hasarı bombalardan çok beklentiler yaratıyor.
Finansal piyasalarda ise klasik refleksler çalışıyor. Altın güvenli liman olarak öne çıkıyor. Petrol yükseliyor. Dolar güç kazanıyor. Gelişmekte olan ülke para birimleri baskı altında kalıyor. Savunma sanayi hisseleri değer kazanıyor.
Kripto paralarda ise ilginç bir ikilik oluşuyor. Bazı yatırımcılar Bitcoin’i dijital altın gibi görse de kriz dönemlerinde hâlâ yüksek riskli teknoloji varlığı gibi fiyatlanabiliyor.
Ama bu savaşın önceki dönemlerden farklı bir boyutu daha var: teknoloji.
21.yüzyılda savaş yalnızca petrol kuyuları üzerinden yürümüyor. Veri merkezleri, çip üretimi, yapay zekâ altyapısı ve siber güvenlik artık yeni savaş ekonomisinin parçaları haline geliyor.
Bir veri merkezinin elektriği kesildiğinde sadece internet yavaşlamıyor; finans sistemleri, lojistik ağları, ödeme altyapıları da etkileniyor.
Bu nedenle enerji artık sadece enerji değil; dijital ekonominin yakıtı.
Belki de bu yüzden yeni çağın savaşları tanklardan çok tedarik zincirleri üzerinden okunacak.
Bir limandaki aksama dünyanın başka bir yerinde enflasyon yaratacak.
Bir çip fabrikasındaki kesinti otomotiv üretimini durduracak.
Bir petrol şoku merkez bankalarının faiz kararlarını değiştirecek.
Ve tüm bunlar birbirine görünmeyen zincirlerle bağlı olacak.
Ekonominin “Black Swan” anları biraz da böyle çalışıyor zaten. Küçük görünen bir çatışma bazen dünyanın öbür ucundaki market rafına kadar uzanan dev bir domino etkisi yaratabiliyor.
Belki de 21. yüzyılın savaşları artık toprak savaşları değil; enerji, veri ve tedarik zinciri savaşları.
https://www.ekonomim.com/kose-yazisi/savas-artik-market-rafinda-basliyor/896577





